14 Ekim 2010 Perşembe
mosmor
Pekiii... Antalya Film Festivali'ni başından sonuna kadar gözüne uyku girmeden izleyebileniniz var mı?
Atatürk ve Şapka Devrimi
Atatürk şapka devrimini yaptı, kafa devrimini ise tamamlayamadan göçüp gitti. Evvela fesle, sarıkla kapatılan o kafalar, onun devrinde fötr şapkalarla kasketlerle gizlendi. Bak birinin modası çoktan geçti. Açıkta kalan kafalar ne yapacağını bilemez oldu. O şapkasız kafaların keli göründü şimdi. Keşke ömrü vefa etseydi de onu da zorla yaptırsaydı neslimize.
Allahtan şapka tüm dünyada yeniden moda oluyor, bize ise her zamanki gibi sonradan geliyor. Atatürk'ün insanlığa vasiyeti, tekrar hatırlansın diyedir belki de..
Hey yeni nesil! Sözüm sizlere: Atalarınızın yaptığını yaptıklarını diye!
Deniz Kestanesi
Topuklu ayakkabılarla kaldırım yoksunu İstanbul'un güzelim ara sokaklarında yürümek, deniz kestanesi dolu bir kıyıda denize girmeye benzer!
Ruhumu asla!
- Hey! “Bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla!” diye kabara kabara saray bahçelerinde gezenler, lafım size! Ne o? Ruhunuzu bir bankanın kiralık kasasına mı sakladınız yoksa? Güvenciniz buna mı?
Ve sübhanallah! Ne ruhsuzdur bu insanlar! Sanki ayaklarının gittiği yere, gölge gibi ruhları eşlik etmiyor da... her saniye vandalca çimdiklenirken bedenler, ruhlar sevinç çığlıklarıyla coşuyor da... falan da filan da...
- Hem kel hem fodul korkak tavuklar sizi! Atıp tutacağınıza, ipotek edip çürümeye terk ettiğiniz ruhunuzu kutusundan çıkartın da, kölelikten azat olursunuz böylelikle belki! O sayın köle sahipleri de insanları deveyle bir tutmaktan vazgeçerler sanki!
Hoo Caa!
“İmamdan kanaat önderi olur mu?” diyorlar. Taksiciden oluyor da onlardan neden olmasın ki?
Tartışmasız Türkiye’nin en güzide semtinde bulunan, mezunlarının ve mensubu bulunanların övünç duyduğu bir üniversitenin dün önünden geçiyordum. Tam kampüsün araç giriç kapısına yaklaşmışken, o güzelim pazar gezintimin içine eden, taksicivari altında bir küfrün melodik tonlamalarıyla Bruno’yu dahi (Bruno benim köpeğim) yerinden zıplatan korna sesiyle olduğum yerde çakılı kaldım.
“Hoo n’oluyor!” dedim kendi kendime. Korna vasıtasıyla küfürleşme hala devam ederken kafamı çevirdim. Bunu yapanın bir taksici olduğundan hiç şüphem yoktu. Yanılmamışım derken, bu semt için şaşırtıcı derecede lüks addedilen huzur dolu sessizliğin içine eden bu korkunç sesin, taksinin arkasındaki bir cipten geldiğini farkettim.
Taksici giriş yolundan başarıyla uzaklaştırılmışken, cip hışımla önümden döndüp kampüse girdi. Peygamber yaşını çoktan geçmiş, kır saçlı, gözlükleriyle oldukça entellektüel duran, iyi giyimli, kendinden emin; aracındaki sticker’dan öğretim görevlisi olduğunu tescilleyen, bildik profesör tipli bir adamdı bu. Kendi kendime söylendim, üzüldüm. Ben de bu tür adamlardan, kadınlardan ders almıştım zamanında. Bir çok şeyi onlardan öğrenmiştim.
Heyhat, ne günlere kaldık; hatta ne günlerde kalmışız! Taksicilere ve taksici gibilere korna çalmanın gayrimedeni bir şey olduğunu öğretmesi gereken hocalar, taksiciden nasıl korna çalınması gerektiğini gayet iyi öğrenmişler. Kim kimin kanaat önderi olmalıdır tartışmasını yapanlar, önce dönüp kendilerine baksalar ne iyi olurdu. Hocalar imamlara, imamlarda hocalara karışmasalar, dönüp önce kendi bir yerlerine baksalar da, beni de illa birilerine hak verme derdinden kurtarsalar diyorum.
Taraf olamadığım için bertaraf etmeyin n’olur beni!